Göçmen Çocuklar Programı – 350 Yıllık Bir Trajedi

Geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar geniş bir alana yayılan sömürgeleri nedeniyle “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak adlandırılan İngiltere, bugün o dönemlerde gerçekleşen pek çok acı olayla yüzleşmek durumunda kalıyor.

Son yıllarda ortaya çıkan gizli belgeler, o günlerde yaşanan yüzlerce trajediyi gözler önüne sermekte.

Bunlardan biri olan, yaklaşık olarak 350 yıllık bir süre boyunca uygulanan ve 130 bine yakın çocuğu ailelerinden ayıran, çocukluklarını elinden alan “Çocuk Göçü” uygulaması bugün İngiltere’de hala tartışılıyor.

1618-1970 yılları arasında gerçekleşen bu uygulamaya ve bugün yaşanan sürece daha yakından bakalım.

Nedir?

Çocuk Göçü Programı; İngiltere’nin, ailelerinin rızasını dikkate almadığı yaşları 3 ile 14 arasında değişen ‘yoksul’ çocukları, sömürgeleri olan Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Zimbabve’ye (eski adı Rodezya) çalıştırmak üzere götürmesi uygulamasına verilen isimdir.

Güzel hayallerle, masal diyarlarına diye çıktıkları yolculukları soğuk yetimhanelerde son bulan çocuklar; ağır koşullarda çalıştırıldılar ve gerek kaldıkları gerekse çalıştıkları yerlerde kötü muamelelere maruz kaldılar.

“Daha İyi Bir Yaşam”

Ailelere, çocuklarının daha iyi bir yaşam yaşayacakları söylendi ancak çocuklarının nereye gittiği bilgisi verilmedi. Çocuklara da ailelerinin öldüğü yalanı söylendi. Arada bir bağ kalmaması için kardeş olanlar ayrılarak, başka yerlere transfer edildiler. Hatta kimisinin adı dahi değiştirildi.

Neden Uygulandı?

İngiltere’nin böyle bir programa başvurma nedeni öncelikle yoksulların yükünden kurtulmaktı. Çocukların İngiltere’ye olan maliyetleri böylelikle ortadan kalkıyordu. Göçler sayesinde Kanada’ya ucuz iş gücü sağlayan İngiltere, ayrıca Avustralya’nın savaşlar sonrası azalan nüfusunu arttırmayı ve Zimbabve’de yönetici beyaz sınıfın devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu.

Detaylar

1618’de nüfusu arttırmak amacıyla Londra’dan Virginia’ya(ABD) 100 çocuğun götürülmesiyle başlayan süreç 1970 yılında Avustralya’ya gönderilen çocuklarla son buldu.

Çocukların yolculuk sırasında sıkıntı çıkarmaması için, at sırtında okula gidecekleri ‘Süt ve Bal Ülkesi’ne seyahat ettikleri hikayesi uyduruldu.

Daha çok 7 ve 10 yaş arasındaki çocukların tercih edildiği uygulamanın işleyebilmesi için kilise ve hayır kurumları aktif olarak sürecin içerisinde yer aldılar.

Çocukların geçmişleri o kadar önemsizdi ki; çoğu pasaport, doğum bilgisi, sağlık karnesi gibi temel belgeleri olmadan gönderildi. Bu çocukların İngiltere vatandaşı olma hakları da böylelikle ellerinden alınmış oldu.

Britanya’nın ırksal bütünlüğünü korumayı da amaçlayan uygulama boyunca siyah çocuklar dışında engelli çocuklar da kullanılmadı.

Koruyucu ailelerin yanına ya da yetimhanelere yerleştirilen çocuklardan bir kısmı, yıllar süren şiddete ve cinsel saldırılara maruz kaldı. Bugün altmışlı yaşlarını aşmış olan göç kurbanlarından biri, “Bu nefretle 60 yıl yaşadım. Normal bir cinsel hayatım olmadı çünkü insanlara uzun süre dokunmayı sevmiyorum. Kendi karıma dahi sarılamıyorum.” sözleriyle yaşadıkları korkunç günlerin tüm ömürlerine nasıl mal olduğunu anlatıyordu.

Avustralya'da bir yetimhanede kalan ve kaldığı yedi yıl boyunca bir bastonla acımasızca dövülen ve cinsel tacize maruz kalan 74 yaşındaki bir göç kurbanı, yaşadıklarının etkisiyle alakalı olarak, "Yaşlandıkça kötüye gidiyor" dedi ve ekledi: “Ben şimdi çok düşünüyorum. Çocukluğumu benden aldılar. Ülkemi, mirasımı benden aldılar.” 

Kanada ise ucuz iş gücü olarak gördüğü çocukları doğrudan çiftliklere çalışmaya göndermişti. Çiftçilerin çocuklara kötü davrandıkları hatta bazılarının onları öldürmekle suçlandıkları dahi rapor edilmişti.

İngiltere’deki çocukların okula başladığı yaşta bu çocuklar inşaatlarda çalıştırıldılar. 7 yaşındaki bir çocuğun iş kazası geçirmesi, günlük yaşamın olağan hadiselerinden biriydi.

Ağır işlerde çalıştırılan ve şiddet gören bu çocuklar kendilerini bir yalnızlığın içinde bulmuşlardı. O günleri anlatan bir kurbanın, “Ebeveynlerimiz yoktu, akrabalarımız yoktu; gidebilecek hiç bir yerimiz yoktu.” sözleri içinde bulundukları çaresizliği gözler önüne sermekte.

Ailesi ve ülkesi tarafından dışlandığını hisseden çocuklar, geldikleri ülkeye de adapte olamıyorlardı.

Ancak Britanya hükümeti, çocukların yaşadıklarına dair kanıtlar olmasına rağmen bu politikayı yüz yıllarca sürdürmekten çekinmemişti.

Bugün

1970 yılında kaldırılan uygulamadan sonra Nottingham Sosyal Hizmetler Bürosu uzmanı Margaret Humphreys’in öncülüğünde bir kamuoyu vicdanı oluşturuldu. Çocuk göçü kapsamında gönderilen çocukların sesini duyurmak amacıyla dernek kuran, bir belgesel film çekilmesini sağlayan, onlarca makale ve bir kitap kaleme alan Humphyres; bugün gelinen noktada en çok emek sarf edenlerden biri konumunda.

1997’de İngiltere hükümeti konuyla alakalı bir rapor hazırladı ve bu göç programının yanlış olduğunu belirterek üzüntülerini ifade etti.

Avustralya Başbakanı Kevin Rudd, 2009 yılında olayın kurbanlarıyla bir araya gelerek, “Bugün ulusumuzun tarihindeki çirkin bir sayfayla yüzleşmek için buradayız. Çocuk yaşta istekleri dışında ülkemize gönderilmiş olan sizlerden özür diliyoruz. Ailelerinizden alınıp çeşitli kuruluşlara yerleştirildiğiniz ve buralarda çoğu kez istismara uğradığınız için özür diliyoruz. Fiziksel acılarınız, çektiğiniz duygusal açlık; sevgiden, şefkatten, yakın ilgiden yoksun kaldığınız için özür diliyoruz. Bu trajedi için, kaybolan çocukluğunuz için özür diliyoruz.” ifadeleriyle ülkesi adına özürlerini iletti.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown ise, 1970 ve sonrasındaki hiçbir hükümetin yapmadığını yaparak; 24 Şubat 2010 tarihinde,“Bu çocukları hayal kırıklığına uğrattığımız ve gönderdiğimiz için özür diliyoruz.” sözleriyle ülkesi İngiltere adına özür diledi.

Son yıllarda konu hukuki boyut almış durumda. Hayatta olan mağdurlar hükümetleri, resmi kurumları ve çalışanları mahkemeye verdiler.

Pedofili, fiziksel ve zihinsel şiddet vakalarının sayısı bilinmiyor ancak anlatılanlardan daha fazlasının olduğu tahmin ediliyor.

Geçtiğimiz aylarda karara bağlanan bir dava sonucunda İngiltere hükümeti, yaşayan tüm mağdurlara tazminat vermekle yükümlü kılındı. Mahkeme o dönem çocukların olası bir saldırıya karşı savunmasız bırakıldıklarını belirterek, tazminatın herkese ödenmesi gerektiğine karar verdi.

Henüz süreç tamamlanmış değil, başka davalar da sürmekte. Herkesin hak ettiği cezayı almasını isteyen Uluslararası Çocuk Göçmenler Birliği Başkanı Norman Johnson şöyle diyor: “Adaletin yerine getirildiğini bilerek ölmek istiyoruz.”

Ne Demişti? Geçtiğimiz yıllarda söylenmiş ve hafızalarda yer etmiş sözleri derledik. Buradan.